Neden bu işe soyunduğuma gelince;
İlk yazımda belirttiğim gibi 21 yaşımda hayatımın en başarısız dönemini yaşıyorum. En azından kendime hiç bu dönemki kadar sinir olmamıştım.
1987'de, Ankara'da doğdum. Hacettepe hastanesinde doğmuşum, ama benim göbek bağımı o sırada Hacettepe Arkeoloji'de asistan olan amcam Beytepe kampüsüne atmış. Bazen düşünürüm hastane bahçesine atmış olsalar doktor mu olurmuşum diye.
Orta sınıfın biraz altında bir aileydik, ama hiç maddi sıkıntı çekmedim - bana çektirmediler. Annem de babam da üniversite mezunuydu, hayatımın en büyük gururlarından biridir bunu söylemek. Annem ben doğduktan hemen sonra Toprak Gübre Araştırma Enstütüsü'ne girmiş, babam da Türk Hava Yolları'na. Ankara'nın biraz dışında, ufak ve güzel, bahçelerle dolu bir semtteydi evimiz.
Okumayı 4.5 yaşımda kendi kendime sökmüşüm, tüm aile şoka girmiş. İki teyzem - ikisi de öğretmendir - annemle babama, bana bir an önce okumayı unutturmalarını söylemişler, yoksa okulda çok sıkılırmışım. Bir ara annem niyetlendi buna, ama babam memnundu benim bu halimden, bir süre sonra vazgeçti annem de. Daha sonra beni 2. sınıftan okula başlatmaya niyetlendiler, ama fazla ufak tefek olduğumdan olacak ki, ezileceğimden korkmuşlar.
İlkokulu 4. sınıfa kadar bir pilot okulda okudum - mükemmeldi. Okumayı bildiğim için ve annesi babası çalışan bir çocuk olarak klübe gittiğim için - sürekli ders yapardık - ilkokulu fişek gibi geçtim.
5. sınıfa başlayacağım sene Bakanlık'ın lojmanlarına taşındık. Lojman okulunda okudum 5. sınıfı. Okudum demek saçma aslında, kitap bile açmadan sınıf birincisi olarak geçiverdim. 5.. sınıfın Nisan ayında annem kalp krizinden vefat etti ve bir insanın hayatının 2 saniyede nasıl değişebileceğini öğrendim.
O yaz yeniden o Ankara dışındaki evimize taşındık ve yeniden aynı okula başladım. LLojman okulundaki bir yıl zaten tepelerde gezen özgüvenimi tavana çıkartmıştı - ben gerçek bir dahiydim.
Orta okul da hiç kitap açmadan, kursa gitmeden, derse girmeden sınıf birincisi, Ankara dördüncüsü, Türkiye üçyüzüncüsü olarak geçti.
Orta son sınıfta, LGS için Kızılay'da bir dersaneye yazıldım. En yüksek sınıfta Anadolu liselerinde okumuş orta okullular vardı, bir alt sınıfta da ben. Hiç bir ödevini yapmayan, dersi kaynatan şu saçmasapan kız. Sınavlarda sınıf sonuncusu, dersane onuncusu olurdum.
O sene şubat tatilinde korkunç bir şeyi farkettim. Evet ben müziği seviyordum, okul korosundaydım, resim yapmayı da seviyordum, bir yarışmada derece almıştım. Ama bunlar benim bir işime yaramayacaktı. Babam zengin değildi, bana ve kardeşime bir miras bırakamayacaktı - yada başına geçebileceğimiz bir iş. Süper yetenekli değildim, hele hiç güzel değildim. Sporcu falan olamazdım, çok ufak tefektim. Zaten kayda değer bir meziyetim de yoktu. Benim elimde bir tek şey vardı - zekam. Beni bir tek o kurtarabilirdi, bir tek onun sayesinde hayatta kendi ayaklarım üzerinde durabilirdim.
Şubat tatilinden sonra ihtiyacım olacağına inandığım her konuya çalıştım, testler çözdüm. Üşenip gitmediğim ek derslere katıldım, sorular sordum. Sene sonunda o muhteşem sınıftan 3 kişi kazandı Anadolu lisesini, biri bendim. Ufak bir tercih hatasıyla olmam gereken Anadolu lisesi yerine puanı daha düşük olan bir Anadolu lisesine yerleştim. Keyfim yerindeydi.
Liseye başladığımda dumurlar ardarda geldi. Burada herkes zekiydi, herkes çalışkandı, çoğu zengindi, geneli güzel/yakışıklıydı. Beklediğimiz üzre, ben biraz arkalarda kaldım.
Lise dönemi tam bir bunalımdı, "rakçı" damgası yedim, "asi" damgası yedim, "bunalım" damgası, "anarşik" damgası. Evde de işler pek yolunda değildi, tipik ergen kavgaları. Ama aldırmıyordum. Bu dönem geçecekti ve ben olmam gereken yerde olacaktım - üniversitede!
Sınava girdiğim ilk sene kazanamadım, benim hatamdı.
İkinci sene hayatımın en parlak dönemlerinden biriydi. Aşık oldum ve Hacettepe'yi kazanan bir arkadaşımın getirdiği 'Beyetepe İğdeleri'nin hepsini yedim ve Hacettepe Fizik Mühendisliği'ni kazandım.
Lisede hazırlık okumuştum ve ingilizcem gayet güzeldi. Ama inat ettim, dinlenme bahanesiyle bir sene daha hazırlık okudum. Şimdi düşünüyorum bazen, belki de hazırlık okumadan bölüme başlasaydım işler farklı olacaktı. Belki o planlı - programlı kız şu an üçüncü sınıftan ders alıyor olacaktı. Düşünürüm işte..
Bölümün ilk yılı rezaletti, hiçbir derse girmeden hepsinden kaldım. Tam bir gerizekalı gibi hissediyordum kendimi. O sene babam evlendi ve kardeşimle başka bir şehre yerleşti. Ben babannemle birlikte bu şehirde kaldım. Zaten bunalıma girmek için resmen çabalıyordum, elimdeki bahaneleri kullanarak 1.5 senelik ağır bir depresyon dönemine girdim.
İlk senenin ikinci dönemi gaza geldim ve 2 dersi verdim. Yaz okulunda aldığım dersten kaldım.
Bu sene bölümdeki ikinci senem. İlk dönem pek de parlak geçmedi, gene kalacağım kanımca. Dersler zor değil, ben zorluk çıkarıyorum ve beynimi kullanmadan geçen 1.5 yılın sonunda kafam çalışmıyor sanki.
Hep hayalini kurduğum üniversiteden atılmak istemiyorum. Elimde başka hiçbir şeyim yok.
Ailemle aram rezalet. Dersler, mesafe, yeni kurulmuş/kurulmaya çalışılan farklı hayatlar.
Arkadaşım kalmadı nerdeyse. Dipsiz bir yanlızlık içinde debeleniyorum. Depresyon dönemimde bile yığınla insan vardı etrafımda. Tuhaf..
Sosyal çevre diye bir şey zaten yok bu yanlızlık kuşağında.
Bu sene başında özel ders vermeye başladım bir orta okul öğrencisine. Geçen sene ben farketmeden yakama yapışan başarısızlık orada da bırakmadı.
İrili ufakı bir yığın şeye bulaştım - çeşitli hobiler, yeni gelecek hayalleri ile birlikte. Hepsi bıraktığım gibi duruyor.
Bir tek sevgilim hala yanımda. Bir tek o değişmedi, benimle.
Memnun değilim bu gidişattan. Ve durdurmaya kararlıyım.
Kanımca '21 Kuramı' nı denemek için en uygun zaman. Siz ne dersiniz???

0 yorum:
Yorum Gönder