Evet, çok da negatif bakmamalı..
Sonuçta her düşüş bir çıkışın işareti. Bu kadar olumsuzluk üstüste geldiyse ve uzun bir süredir - benim durumumdaki gibi - devam ediyorsa, çıkış bu civarlarda olmalı. Yakınlarda..
Hatırladığım kadarıyla Bukowski'nin bir sözüydü;
" Hayatta en berbat nokta dibe vurulan nokta değildir. Dibe vurulan noktada kaybedilecek bir şey yoktur. Ancak dibe vurmaya beş kala kaybedilecek o kadar çok şey vardır ki, korku hareket etmeyi imkansız kılar."
Ve ya bunun gibi bir şey.
Dibe vurmuş durumdayım. Dibe vurmuş olduğuma inanmak istiyorum. Hayatta hiç bu kadar istememiştim dibe vurmuş olmayı.
Kaybedecek hiçbir şeyim yok.
Başka hiçbir şeyi kaybetmek istemiyorum.
Hayır, bunalım yapmıyorum. Eminim benden daha fazla kaybetmiş insanlar vardır. Ama ben bu noktada kalmak istiyorum.
Bu ele kadar şansım yaver gitmedi bu pokerde. Bu son el, ve kendimi koyuyorum ortaya. All in.
Blöf yok.
Dibe vurduysak ne olmuş, elbet çıkarız. Değil mi???
Çok da negatif bakmamalı..
Gönderen dif Etiketler: başarısızlık, beyin fırtınası, bukowski, dip, negatif, poker, pozitif düşünme zaman: 20:55 0 yorum
Özetlersek..
Çok uzun yazmak niyetinde değilim.
Yarıyıl tatili nedeniyle ailemin yanındayım - burada kafamı meşgul edecek bir yığın şey var! Aileyle çeşitli başarısız iletişim girişimlerinin dışında, sevdicekle olan ilişkideki sorunlar tavana vurmuş durumda. Ben hala iletişemiyorum.
Bu süre zarfında - bayılıyorum bu alengirli laflara - hiçbir girişimde bulunmadım, zaten planladığım tarih 4 ve ya 5 şubattı. Bu arada bu blogu 21 ocakta açmışım, tesadüf ve ya işaret !
Herneyse, hala hayatımın en başarısız dönemini yaşadığımı idda ediyorum. Değişen bir şey yok.
Ders notlarıma bakmayı gözüm yemiyor.
Ankara'ya geri döndüğümde başımı vurabileceğim tek taşın bu olduğuna daha çok ikna olmuş olacağım.
Nereden esti bu '21 Kuramı' ?
Neden bu işe soyunduğuma gelince;
İlk yazımda belirttiğim gibi 21 yaşımda hayatımın en başarısız dönemini yaşıyorum. En azından kendime hiç bu dönemki kadar sinir olmamıştım.
1987'de, Ankara'da doğdum. Hacettepe hastanesinde doğmuşum, ama benim göbek bağımı o sırada Hacettepe Arkeoloji'de asistan olan amcam Beytepe kampüsüne atmış. Bazen düşünürüm hastane bahçesine atmış olsalar doktor mu olurmuşum diye.
Orta sınıfın biraz altında bir aileydik, ama hiç maddi sıkıntı çekmedim - bana çektirmediler. Annem de babam da üniversite mezunuydu, hayatımın en büyük gururlarından biridir bunu söylemek. Annem ben doğduktan hemen sonra Toprak Gübre Araştırma Enstütüsü'ne girmiş, babam da Türk Hava Yolları'na. Ankara'nın biraz dışında, ufak ve güzel, bahçelerle dolu bir semtteydi evimiz.
Okumayı 4.5 yaşımda kendi kendime sökmüşüm, tüm aile şoka girmiş. İki teyzem - ikisi de öğretmendir - annemle babama, bana bir an önce okumayı unutturmalarını söylemişler, yoksa okulda çok sıkılırmışım. Bir ara annem niyetlendi buna, ama babam memnundu benim bu halimden, bir süre sonra vazgeçti annem de. Daha sonra beni 2. sınıftan okula başlatmaya niyetlendiler, ama fazla ufak tefek olduğumdan olacak ki, ezileceğimden korkmuşlar.
İlkokulu 4. sınıfa kadar bir pilot okulda okudum - mükemmeldi. Okumayı bildiğim için ve annesi babası çalışan bir çocuk olarak klübe gittiğim için - sürekli ders yapardık - ilkokulu fişek gibi geçtim.
5. sınıfa başlayacağım sene Bakanlık'ın lojmanlarına taşındık. Lojman okulunda okudum 5. sınıfı. Okudum demek saçma aslında, kitap bile açmadan sınıf birincisi olarak geçiverdim. 5.. sınıfın Nisan ayında annem kalp krizinden vefat etti ve bir insanın hayatının 2 saniyede nasıl değişebileceğini öğrendim.
O yaz yeniden o Ankara dışındaki evimize taşındık ve yeniden aynı okula başladım. LLojman okulundaki bir yıl zaten tepelerde gezen özgüvenimi tavana çıkartmıştı - ben gerçek bir dahiydim.
Orta okul da hiç kitap açmadan, kursa gitmeden, derse girmeden sınıf birincisi, Ankara dördüncüsü, Türkiye üçyüzüncüsü olarak geçti.
Orta son sınıfta, LGS için Kızılay'da bir dersaneye yazıldım. En yüksek sınıfta Anadolu liselerinde okumuş orta okullular vardı, bir alt sınıfta da ben. Hiç bir ödevini yapmayan, dersi kaynatan şu saçmasapan kız. Sınavlarda sınıf sonuncusu, dersane onuncusu olurdum.
O sene şubat tatilinde korkunç bir şeyi farkettim. Evet ben müziği seviyordum, okul korosundaydım, resim yapmayı da seviyordum, bir yarışmada derece almıştım. Ama bunlar benim bir işime yaramayacaktı. Babam zengin değildi, bana ve kardeşime bir miras bırakamayacaktı - yada başına geçebileceğimiz bir iş. Süper yetenekli değildim, hele hiç güzel değildim. Sporcu falan olamazdım, çok ufak tefektim. Zaten kayda değer bir meziyetim de yoktu. Benim elimde bir tek şey vardı - zekam. Beni bir tek o kurtarabilirdi, bir tek onun sayesinde hayatta kendi ayaklarım üzerinde durabilirdim.
Şubat tatilinden sonra ihtiyacım olacağına inandığım her konuya çalıştım, testler çözdüm. Üşenip gitmediğim ek derslere katıldım, sorular sordum. Sene sonunda o muhteşem sınıftan 3 kişi kazandı Anadolu lisesini, biri bendim. Ufak bir tercih hatasıyla olmam gereken Anadolu lisesi yerine puanı daha düşük olan bir Anadolu lisesine yerleştim. Keyfim yerindeydi.
Liseye başladığımda dumurlar ardarda geldi. Burada herkes zekiydi, herkes çalışkandı, çoğu zengindi, geneli güzel/yakışıklıydı. Beklediğimiz üzre, ben biraz arkalarda kaldım.
Lise dönemi tam bir bunalımdı, "rakçı" damgası yedim, "asi" damgası yedim, "bunalım" damgası, "anarşik" damgası. Evde de işler pek yolunda değildi, tipik ergen kavgaları. Ama aldırmıyordum. Bu dönem geçecekti ve ben olmam gereken yerde olacaktım - üniversitede!
Sınava girdiğim ilk sene kazanamadım, benim hatamdı.
İkinci sene hayatımın en parlak dönemlerinden biriydi. Aşık oldum ve Hacettepe'yi kazanan bir arkadaşımın getirdiği 'Beyetepe İğdeleri'nin hepsini yedim ve Hacettepe Fizik Mühendisliği'ni kazandım.
Lisede hazırlık okumuştum ve ingilizcem gayet güzeldi. Ama inat ettim, dinlenme bahanesiyle bir sene daha hazırlık okudum. Şimdi düşünüyorum bazen, belki de hazırlık okumadan bölüme başlasaydım işler farklı olacaktı. Belki o planlı - programlı kız şu an üçüncü sınıftan ders alıyor olacaktı. Düşünürüm işte..
Bölümün ilk yılı rezaletti, hiçbir derse girmeden hepsinden kaldım. Tam bir gerizekalı gibi hissediyordum kendimi. O sene babam evlendi ve kardeşimle başka bir şehre yerleşti. Ben babannemle birlikte bu şehirde kaldım. Zaten bunalıma girmek için resmen çabalıyordum, elimdeki bahaneleri kullanarak 1.5 senelik ağır bir depresyon dönemine girdim.
İlk senenin ikinci dönemi gaza geldim ve 2 dersi verdim. Yaz okulunda aldığım dersten kaldım.
Bu sene bölümdeki ikinci senem. İlk dönem pek de parlak geçmedi, gene kalacağım kanımca. Dersler zor değil, ben zorluk çıkarıyorum ve beynimi kullanmadan geçen 1.5 yılın sonunda kafam çalışmıyor sanki.
Hep hayalini kurduğum üniversiteden atılmak istemiyorum. Elimde başka hiçbir şeyim yok.
Ailemle aram rezalet. Dersler, mesafe, yeni kurulmuş/kurulmaya çalışılan farklı hayatlar.
Arkadaşım kalmadı nerdeyse. Dipsiz bir yanlızlık içinde debeleniyorum. Depresyon dönemimde bile yığınla insan vardı etrafımda. Tuhaf..
Sosyal çevre diye bir şey zaten yok bu yanlızlık kuşağında.
Bu sene başında özel ders vermeye başladım bir orta okul öğrencisine. Geçen sene ben farketmeden yakama yapışan başarısızlık orada da bırakmadı.
İrili ufakı bir yığın şeye bulaştım - çeşitli hobiler, yeni gelecek hayalleri ile birlikte. Hepsi bıraktığım gibi duruyor.
Bir tek sevgilim hala yanımda. Bir tek o değişmedi, benimle.
Memnun değilim bu gidişattan. Ve durdurmaya kararlıyım.
Kanımca '21 Kuramı' nı denemek için en uygun zaman. Siz ne dersiniz???
21 kuramını örnekle açıklarsak
Mesela hoş bir iş yerinde, uzunca bir süredir çalışan, başarılı olması gerektiği düşünülen - ama olamayan birisiniz. Başarısızlığınızın temel nedeni - zaman! Sürekli zamansızlıktan yakınıyorsunuz, günün 24 saati size yetmiyor. İşyerinde yapmanız gereken işler yetişmiyor, sabahları genelde geç kalıyorsunuz, çünkü geceleri başarısızlığınızı düşünmekten uyuyamıyorsunuz. Sizden sonra işe başlayanlar çoktan yükseldi - ve siz kendi kapasitenizin onların çok üstünde olduğunu biliyorsunuz. Dha da beteri, bu zaman yokluğu özel hayatınıza da yansımış durumda. Elinizden gelen her şeyi itinayla yapıyorsunuz, bu zaman yokluğu içinde. Ama mutlak bir biçimde başarısızlık sizden kaçıyor!
İşe en büyük eksiğinizin nerede olduğunu bularak başlayabiliriz - zaman! Madem zamansızlıktan yakınıyorsunuz, bu durumda ihtiyacınız olan daha fazla zaman mı? Hayır, zamanınızı düzgün kullanabilmek! Öncelikle 21 günün sonunda hayatınızda çok büyük değişiklikler olacağına inanın. 21 günün sonundaki adamla/kadınla şimdiki kadının farklı olacağına da. Sonra zamanınızı bölün. Çok önemli olmayan, eksikliği sizi etkilemeyecek işlerinizi listeden çıkarın. Yapmanız gereken, ama bir türlü fırsat bulamadığınız işlerinizi en başa, normalde yetişebildiğiniz ve mecbur olduğunuz işlerinizi de altına yazın ve tahmini süreler vererek bu işleri bir gününüze dağıtın - mantıklı bir şekilde ama. Genelde iş program yapmaya gelince kendimizi mükemmel insan olarak düşünürüz. Bu nedenle fazla yüksekten uçmayın.
Geriye kalan zaman size aittir - eksikliğini hissetmeyeceğiniz işlerinizden tutun, ailenizle geçirmek istediğiniz zamana kadar her şey buna dahildir.
Ve en zoru, bu programı 21 gün boyunca uygulayın. Eğer bu "21 kuramı" doğruysa, eminim hayatınızdaki her şey yoluna girecektir!
Basit ve acayip bir örnek verdiğimin farkındayım ve bunu yaşayan insanlar var mı bilmiyorum. Ama benim şahsen en büyük problemlerimden biri zaman ve benim kendim söz konusu olduğunda temelde yöneleceğim konu bu olacak.
Ani bir beyin fırtınası sonucu..
" Nasıl çalıştığı günümüzdeki tüm çalışma ve ilerlemelere rağmen tam olarak bilinemeyen beynin sırrı, beyinde oluşan ve 'nöron' adı verilen yaklaşık yüz milyar hücrenin içindedir. Bir nöronun yeni bir bağlantı kurma süresi yapılan araştırmalara göre 21 gündür. Bu şu demektir; bir davranışı 21 gün süre ile devam ettirmek, kurulan yeni nöron bağlantısı sayesinde, o davranışın alışkanlık haline gelmesini sağlar. O halde, herhangi bir davranışı alışkanlık haline getirmenin bir yolu her gün aynı saatlerde o işi yapmak ve bunu 21 gün devam ettirmektir. "
Beyin Gücü, Sayı : 11, Ocak 2009 - Alıntıdır
Bu blogun bilimsel içeriği burada sonlanıyor. Tabi ki buradan sonra işin içine ruhani güçler, parapsikoloji falan girmiyor. Geriye kalan her şey sadece ve sadece mantık-deneme-yanılma.
Yukarıda yer alan yazıyı dün gece saat 01.30 civarlarında tuvalette okudum. Mantıksız gelebilir ama tuvalet en iyi düşünme yerlerinden biri bence. Herneyse, okudum ve yaklaşık birkaç dakika kadar düşündüm. Hayır, düşündüm kelimesi az aslında, tipik bir beyin fırtınası yaşadım - ama istemsizce!
Hayatta en zor olan şeyin bir insanın kendisini değiştirmesi olduğunu düşünürüm hep. Elbette hiçbirimiz doğduğumuz günkü hal ve tavırlar içerisinde değiliz, artık acıkınca ağlamıyoruz mesela. Ve ya ilk gençlik dönemi gibi önümüze gelenle kavga etmiyoruz, ne bileyim bunun gibi şeyler işte. Ama bunlar doğal değişimler. Benim kastettiğim bilerek, isteyerek, hatta bazen zorla kendini değiştirmek. Alışkanlıklarından vazgeçmek, yada yenilerini edinmek. Davranışlarını olması gerektiği gibi, olmasını istediğin gibi değiştirebilmek. İşin düşünce boyutundan bahsetmiyorum bile. Bence bu tür bir değişim neredeyse imkansız - dı, dün gece bu paragrafı okuyana dek.
Düşündüğümde, şu an mevcut olan hayatımdaki tüm problemlerin çeşitli alışkanlıklarımdan / alışamamalarımdan kaynaklandığını farkediyorum. Okulumda ver derslerimde olan başarısızlıklarım, sevgilimle olan ilişkimdeki başarısızlıklarım, ailemle olan başarısızlıklarım, arkadaşlarımla, sosyal çevremle. Az buçuk ucundan tuttuğum iş hayatındaki başarısızlıklarım. Hayatımdaki başarısızlıklarım. Kendimle ilgili başarısızlıklarım. Belki kendimi acındırdığımı düşünebilirsiniz, ama gerçekten şu anda - 21 yaşımda - hayatımın en başarısız dönemini yaşıyorum. Ve bundan, pek çoğumuz gibi, hiç memnun değilim - hemde hiç!
Bir insanın bir alışkanlığı edinmesi 21 gün alıyor. Eğer bu doğruysa, ki tüm kuramımı ve deneyimin temelini buna dayıyorum, umarım doğrudur, düzenli geçirilen 21 günün sonunda aslında varolmasını istediğimiz tüm alışkanlıklara kavuşabiliriz. Yeni bir alışkanlık edinmek, eğer üzerinde çalışacağımız alışkanlığı doğru seçmişsek, hayatımızı değiştirebilir!
Belki fazla yüksekten uçuyorum. Ama zaten bu başarısızlıklar kuyusunda başımı vuracak başka taş kalmadığı için, denemeye niyetliyim. Denememin her bölümünü adım adım bu blogda yayınlayacağım. Bu şekilde sanırım yapmak istemediğim ama yapmam gerektiğini düşündüğüm şeyler konusunda kendimi biraz daha zorlayabilirim.
Şimdiden neler olabileceği hakkında sadece fikir yürütebilirim, ama ne kadar zorlanacağımı düşünmek bile istemiyorum. Evet, bazen yapmak istemediğim bir şey söz konusu olduğunda manyaklaşabiliyorum, ama bu, hayatımın şu anlamsız gidişatına "dur!" demem için kalan sayılı şanslarımdan biri.
Gönderen dif Etiketler: 21, 21 kuramı, beyin, beyin fırtınası, beyin gücü, bilim, bilimsel içerik, gün, kuram, nöron zaman: 10:54 0 yorum
